Avcılar Alemi.com' a Hoşgeldiniz

Bir Domuz Beki

 

 

 

 

 

BİR DOMUZ BEKİ

Dikenli çalılıklar yavaş yavaş ayrılıyor, amansızca birbirine giren böğürtlenler iri bir cüsseye yol veriyordu. Çalılıkların tarlanın kenarında bittiği yerden önce bir çift göz belirdi; gözlerin parlaklığı küçük birer ışıltı halindeydi. Sürekli hareket eden büyük kulaklar ve ucunda da kocaman bir burun vardı. Burun mütemadiyen havayı kokluyor, ötedeki karanlığın içinde nelerin gizli olduğunu keşfetmeye çalışıyordu. Ancak kendisinden karanlık tarlaya doğru esen rüzgar, oradan bu muhteşem buruna koku gelmesine mani oluyordu. Kulaklar sürekli dönen başka varlıklar gibi çevreyi dinliyordu.

Ortalık zifiri karanlıktı. Aslında bu gece dolunay olacaktı ama bulutlar ayı kapatmış ve geceyi korkulu bir şüpheciliğin kollarına bırakıvermişti. Bu karanlıkta en küçük nesneler bile ses çıkarıyor, gece çıtırtı ve küçük ürpermelerle kendi kendisinden korkuyordu. Tarlada hasadı yapılırken yarım kalan mısırlar vardı. Mısırların olgun koçanlarının bir kısmı kırılmış, diğerleri de kırılmayı bekliyor, uzun püsküllerinin altından sırıtan dişler gibi görünüyordu. Tarlanın diğer köşesine doğru bir karartı daha vardı. Bu karartı da sessiz olmaya çalışarak çalılıkları gözlüyordu.

Şapkanın altından bakan bir çift göz, bir yandan karanlığın içindeki gölgeleri dost düşman olarak ayırmaya çalışıyor, diğer yandan da bekleyişin verdiği sabırsızlık, korku gibi karmaşık duygularla titreşiyordu. Bu bekleyen karaltının kumral saçları alnının ortasına kadar inmişti. Gençti, yüzünde kırışıklık yoktu. Ancak olgunluğun verdiği o kendine güven duygusunun hiçbir emaresi de görünmüyordu. Arada bir bulutlara bakıyor, aralarından ne zaman ışığın çıkacağını hesaplamaya çalışıyordu. Beklemekten sızlayan dizlerini, elinde tuttuğu tüfeğine dayanarak değiştiriyor ve çıkardığı belli belirsiz sesten ürkerek tekrar beklemeye koyuluyordu. Tüfeğin demiri iyice soğumuştu.

Soğuk güz havası demiri iyice soğutmuş, demirden vücuduna üşüme duygusu yayılmaya başlamıştı. "Fazla kalmaz, ben de gelirim" demişti babası. Ancak ateşten yanan vücudunun titremesi bu sözlerini yalanlıyordu. Babası hastaydı. Aniden ateşlendiği için darı koçanlarının kırılması yarıda kesilmiş ve işleri oğluna devrederek yatağa yatmıştı. Oğlu hem babasının durumundan hem de işlerin birden başına kalmasından endişe duymuş ancak bunu babasına belli etmemeye çalışmıştı. Şimdi de kalan darıları korumak üzere yine tarladaydı.

Fazla bir ürün yoktu. Ancak geçimlerine yetecekti. Bir de kışın yakacak temin etmek ve okul masrafına para bulmak zorundaydı aile. Bütün bunların yanında bir de yaban domuzları ile paylaşacak mısırları yoktu. "Size domuz kurşunu çok bile..." diye düşündü kendi kendine. Çalılılarda beliren bir çift parıltı epeyce durup dinleyerek yalnız olduğuna kanaat getirmişti. İlerisinde kendisine güler gibi duran ilk mısır sapına doğru ilerledi. Adımlarını atarken neredeyse hiç ses çıkarmıyordu. Ancak bir kuru mısır yaptağına basınca bir çıtırtı oldu.

Bundan ilk başta kendisi ürktü. Derhal durdu. Tüm tüyleri dikilmiş, sırtı kamburlaşmıştı. Vücudunda elinde olmayan seyirmeler ve ürpermeler oluyordu. Kulakları öne ve yanlara dönerek çevresindeki tüm sesleri algılamaya çalışıyordu. Başını eğerek burnuyla toprağı kokladı. Çevrede yabancı yok gibiydi. Artık mısır sapına iyice yaklaşmıştı. Şimdi hiç ses çıkarmıyordu. Başını iyice ileri uzatarak ön ayaklarının ucunda yavaşça yükseldi. Mısır koçanına yetişti. Çatırt ! diye bir ses duydu kumral genç. İçine bir şeylerin aktığını ve midesinin karıncalandığını hissetti. gelmişlerdi. Karanlıktan göremiyordu ama tarlanın diğer ucunda kıpırtılar olduğu seziyordu.

Tüfeğine daha sıkı yapıştı. Belindeki iki fişeğin yerini kontrol etti. Hava soğuk olmasına karşın alnında saçlarının değdiği yerde ter damlacıkları hissetti. Tüfeğini kaldırdı. Şimdi de katırt kuturt sesleri başlamıştı. Bu arada çevrede ışık hüzmeleri dolaşmaya ve çalıları, mısırların yapraklarını aydınlatmaya başladığını gördü. Başını kaldırdı, bulutların kenarları belli olmaya başlamıştı. Gökyüzü parlak bir gri renge çalıyordu. Tekrar tarlaya baktı. Domuz kendilerinden evvel mısırları yiyecek gibi görünüyordu, ancak ay tamamen çıktığında ve ortalığı gündüz gibi aydınlattığında onu görebilirdi. Şimdi tarlada ve kenarındaki böğürtlenlerde bir ışık gölge oyunu oynanmaya başlanmıştı. Her dal parmağını uzatan yaşlıların elini andırıyor, gencin içindeki korkuları yeniden uyandırıyordu. Bir rüzgar çıktı.

Gencin yüzündeki terler esen rüzgarla daha da soğudu, üşüttü. Rüzgarın yön değiştirmesinden korktu genç. Hemen domuzu görüp vurması gerektiğini düşündü. Domuz korkup kaçsa ne iyi olurdu. Acaba gürültü yapıp domuzu kaçırsa mıydı? Bu düşüncesinden hemen vazgeçti. Domuzu vurduğunu ve babasının karşısına çıktığını düşündü. Hayalinde kendini babasının karşısında, tüfeğinin namlusundan dumanlar çıkarken düşündü. Babası mutluluk içerisinde gülüyordu. Güldü. Bu domuzu vurmalıydı. Gözleri tarlayı taramaya başladı, acıyan gözlerini iyice zorluyordu. Domuz tarlanın aydınlanmaya başladığını farketmişti. Farketmişti farketmesine de mısırın tadı bırakıp gitmesine engel oluyordu. Ağzının içinde eriyen taze mısırlar uzun zamandır beklediği yemeğiydi. Kolayca bırakacak değildi. Biraz daha ilerledi. Daha taze püsküllere uzandı. Birden ay bulutlardan sıyrıldı. Ortalık yarım gündüz gibi olmuştu.

Tarla böğürtlenlerin ve etraftaki kara meşeliklerin ortasında beyaz bir ada gibi ortaya çıkmıştı. Dolunay gökyüzünde, dağın yamacına yaslanacakmış gibi, testekerlek duruyor ve gence gülümsüyordu. Seslerin geldiği yöne dikkatlice bakınca karartıyı farketti. Küçük kıpırdanmalarla sessizce hareket ediyor ve hızlıca atıştırıyordu hınzır. Tüfeğini yavaşça karartıya doğrulttu. Ortalık aydınlandığından nereye ateş edeceğini kestirebiliyordu. Tüfeğinde iki adet şevrotini vardı. İki tane de belinde olduğunu düşündü. Bugünlerde para yoktu, bu fişekler de geçen seneden kalmaydı. Vuracağından emindi. Ön ayakları olduğunu tahmin ettiği yerin hafifçe gerisini nişanladı. Tetiğe bastı.

Domuz birden bir parıltı farketti. Bu bütün vücudunda yeni bir alarm dalgası yayılmasına neden oldu. Ön ayakları titredi. İçinden bir ses ona sessiz kalmasını, başka bir ses de tabana kuvvet kaçmasını söylüyordu. Kaçması gerektiğine karar verdiğinde artık çok geç kalmıştı. Bir gürültü duymasıyla böğründen dayanılmaz bir sıcaklığın bütün kaslarına yayıldığını hissetti. Kendini geriye attı.

Bütün gücünü bacaklarına verdi. Islandığını, bir şeylerin aktığını ve dayanılmaz bir acının nefesini zorladığını hissediyordu. Sanki o koşmak isterken bir şeyler de onu yerden tutuyor ve gitmesine engel oluyordu. Böğürtlenlerin içinde başka kıpırtıları görür gibi oldu. Başka domuzların homurtular çıkararak meşe korusuna doğru koşturduğunu gördü. Kendisi de onlarla meşeliğe girip kaybolmak istedi. Acısı gitgide artıyordu. Gitmek istediği yere doğru ön ayaklarıyla kendini çekiyordu ama vücudu kendisine ihanet ediyordu. Nefesinin kesilmekte olduğunu farkediyordu. Önünde aydınlanmış olan koruluğun başlangıcına, dağın sırtından epeyce uzaklaşmış olan dolunaya baktı. Başı ağırlaşmıştı. Bacaklarında güç kalmamış, kendi kendini taşıyamaz olmuştu. Yere bıraktı kendini. Sürünmek istedi, onu da başaramadı. Ayakları şuursuzca debelendi. Burnunu yere dayadı, serin toprağın kokusu bu burnun aldığı son koku oldu.

Genç tetiğe bastıktan sonrasını heyecanından anlayamadı. Bir müddet yerinde durup kalbinin atışının normale dönmesini bekledi. Ortalıkta çıt yoktu. Acaba ikinci fişeği de atmalı mıydı? Belki de vuramamıştı. Yavaşça doğruldu. Aklına geldi, tüfeğini kırdı. İçindeki boşalmış kartuşu çıkardı. Gri renkli bir duman çıktı, burnunu barut kokusu doldurdu. Elini beline attı, parmakları kolayca yanyana duran iki fişeği buldu. Domuz yaralanmış ve bir çalı dibinde onu bekliyor olabilirdi. Hemen boş kalan hazneye bir fişek daha koydu. İlerlemeye başladı. Tüfeğini hazır tutuyordu. Meşelikler esen rüzgarla sallanıyor, düşen yaprakların sesleri ona yalnız değilmiş izlenimi veriyordu.

Tarlanın çevresini yavaş adımlarla dolaştı. Attığı yeri tam kestiremiyordu. Geri döndü, oturduğu yere geldi. Tekrar çökerek nişan aldığı yeri tahmin etmeye çalıştı. Tekrar yürümeye başladı. Darıların kenarına geldiğinde toprağın eşelendiğini farketti. İzleri takip etmeye karar verdi. İzler belirgin bir şekilde koruluğa doğru gidiyordu. İçini bir heyecan kapladı. İlerledikçe heyecanı artıyor, tüfeği tutan parmakları terliyordu. Çevreyi epeyce taramasına karşın hiçbir sonuç elde edememişti. Belki de dönmesi gerekirdi. Ölmemiş olsa bile uzunca bir süre tarlaya gelmeyecekti. Başarılı bir av sayılırdı. Tam geri dönecekken sağında bir karartı farketti. Yerde böyle bir tümsek çok şüpheliydi. Yaklaştı. Evet, bu bir yaban domuzuydu. Hareketsiz yatıyordu. Kalbi yeniden hızla atmaya başladı. Biraz daha yaklaştı.

Tüfeği yüzüne aldı. Şimdi daha yakındı. Ya kalkarsa diye düşündü. Ne olur ne olmaz, bir tane daha atacaktı. Büyük gövdeye nişan aldı. Tetiğe asıldı. Merminin sesi dağdan yankılandı. Hayvandan bir hareket gelmemişti. Ölmüş olduğuna kanaat getirdi. Yanına vardı. Tüfeğin namlusuyla başını dürttü. Domuzun başı gitti geldi. Epeyce büyük bir domuzdu. İçini bir sevinç kapladı. Domuzun yattığı yerde kan göllenmişti.

Bir an durdu, ne yapacağını bilemedi. Epeyce geç olmuştu. Şimdi ne yapacaktı ki bu hayvanı? Sabahleyin bakmaya gelirdi. Aklına babası geldi. Nasıl da gurur duyacaktı onunla. Çakısını çıkardı, eğildi, domuzun yelesinden bir tutam kesti. Cebine koydu. Tüfeğini cakayla sırtına astı. Eve doğru yola düştü. Evin ışıkları hala yanıyordu. Kapıya yaklaşırken damdaki inekleri bağırmaya başladı, onları duyan köpeği kulübesinden çıkıp silkindi. Kuyruğunu hızla sallamaya başladı. Köpeğin yanına gitti. Başını, kulaklarının arkasını kaşıdı.

Köpek anlayamadığı bir gelişmenin farkına vardı, barut kokusunu duymuştu. Kendisini bırakmasını istiyordu. Kapı açıldı. Annesi kapıda belirdi. Endişelendiği belliydi. "Nerede kaldın oğlum? Yemeğini ısıtayım, hadi gir içeri, köpekle sabah uğraşırsın" dedi. Hiç bir cevap vermedi. Domuz vuracağına ihtimal vermedikleri belliydi. Ellerini yıkadıktan sonra içeri girdi. Babasını salonda oturur görünce çok şaşırdı. "Baba iyileşmişsin?" dedi. "Gel bakalım büyük avcı" diye güldü babası. "Naptın onca sıkıyı dağlara mı attın" diye takıldı. Genç gururla elini cebine attı, bir tutam sert kıl çıkararak babasına uzattı. Babası şaşkınlıkla kılı aldı, baktı. "Vay aslanım, domuzu devirmiş benim oğlum" diye bağırdı.

Kalkmaya çalıştı. Yavaşça doğruldu. Yanına gelen oğlunu kucakladı. Avın hikayesini dinlemeye can atıyordu, gencin de anlatmaya can attığı belliydi. Birlikte dışarı çıktılar. Dolunayın aydınlattığı gece, köyü ve yaslandığı dağı masal ülkesi gibi gösteriyordu. Karanlığa baktılar. Babası, oğlunun omzuna elini koymuş; yaşının üzerinde sorumluluklar üstlenen bu omuza hem yaslanmış, hem de sevgiyle sıkmıştı. Genç içinin genişlediğini ve uçacak gibi olduğunu hissediyordu.

17.10.2003

Mehmet Ekizoğlu

Bu makale için toplam 2 yorum yapılmıştır. YORUM EKLEMEK İÇİN TIKLAYINIZ

Bu yorum 20.12.2007 14:41:49 tarihinde Omer Sumer (omersumer1967@yahoo.com) tarafından eklenmiştir
Alaska\'dan tum avci arkadaslarima kucaklar dolusu selamlar. Harika bir yazi. Tebrikler, zevkle okudum.

Bu yorum 15.11.2007 15:29:19 tarihinde batuhan ben (birisi-001@hotmail.com) tarafından eklenmiştir
iigünler ben 17 yasındayım yaptıgınız av benim de ilk vurdugum domuza cook benziyor abi yazınızda cok güzel olmus cokkk tesekkürler RaStGeLéé :)

840 kez okundu