Ana Menü
Arşiv
Atatürk Köşesi
Linkler
Piyasalar
Hava Durumu
İSTANBUL
ANKARA
ZONGULDAK
SİVAS
İlan Ekle
|
Avcılar Alemi.com' a Hoşgeldiniz
EFE İLE DOMUZ AVI [B]Paşa Dede’yi çarşıda bir dükkanın önünde otururken bulmuş ve hemen yanına bir sandalye atarak onun anılarından bir başka bölümü dinlemeye hazırlanmıştım. Ona başlama noktası vermek için de “Paşa Amca, Efe’nin avcılığı nasıldı?” diye olta atarcasına bir soru sormam yeterli olmuştu.
“O gün bir heyecanlıydım oğlum, yürüyeceğim yerde koşuyormuşum, haberim yok..” dedi Paşa Dede.
Anlatırken yine gözleri çok nadiren bana bakıyordu. Ekseriyetle uzakları seyreder gibiydi. “Ohoooo” diye bir ünlem verdi Paşa Dede.. Bu “Ne demek nasıl?” gibi bir anlam içeriyordu. Sonrasında onun Efe ile gittiği bir avını anlatacağını iyi biliyordum. Sabırla dinlemeye koyuldum:
TARİŞ’in sıra sıra istif edilmiş pamuk balyalarının önünden geçerek yoldan aşağı seyirtirken içi içine sığmıyordu. Haftayı bitirirken yeni gelen bir haberle sevinmiş, coşmuştu. Yörük Ali Efe, Paşa’yı domuz avına çağırıyordu.
Yörük Ali Efe Kurtuluş Savaşında başından sonuna kadar elde silah savaştıktan sonra İzmir’de bir kaza geçirmiş ve ayakları dizlerinden kesilmişti. Bu kazaya rağmen Efe, hareketliliğini bırakmamış ve yerleştiği Aydın’ın Yenipazar ilçesinde işlerinin başında olmaya devam etmişti.
Çok sevdiği uğraşlarından biri de avcılıktı. Cipiyle gittiği avlardan büyük keyif alıyor, avcıları çevresine toplayarak onlarla sohbet ediyordu. Efenin evine avcılar kadar rahat girip çıkabilen pek azdı.
Bunların başlarında Kadirlerin Nuri ve Piyancının Paşa geliyordu. Normal hayatta o kadar da iddialı olmayan bu iki insan, konu avcılık olduğunda bambaşka karakterlere bürünüyorlardı.
Bütün çevrenin en iyi avcıları olan bu iki atıcı, sürekli avcılıkta yarış halindeydi. Birbirlerinin avlarını küçümsüyorlar, birbirini her alanda geçmeye çalışıyorlardı.
Yörük Ali Efe her ikisini de severdi. Bazen de gerçekten bu iki avcıyı sınadığı ve yarıştırdığı olurdu. Tüfeklerinden birer tane her ikisine de hediye vermişti. Her ikisiyle de ayrı ayrı ava giderdi. Gerek iş gücünün azlığı, savaşlardan ve gıdasızlıktan yeterli derecede erkek nüfusun artmaması tarıma elverişli bütün arazilerin işlenememesi sonucunu doğurmaktaydı.
Bir de Büyük Menderes nehri her yıl taşardı. Taştığı alanlarda tarım yapmak bir yana, geçmek bile büyük bir sorun haline gelir, bataklıktan bu bölgelere varılmaz olurdu.
Aynı dert dağlar için de geçerliydi. Dağ işi zordu. Buralarda ağaç dikmek, bunları sulamak, sürmek epeyce masraf isteyen bir işti. Hal böyle olunca gerek dağda, gerekse ovada pek çok yabani hayvan olur, bunlar hem ziraate zarar verir, hem de halkı korkuturlardı. Bunların başında yaban domuzu gelmekle birlikte, kurt, çakal, tilki neredeyse her gün rastlanan hayvanlardandı.
Havalinin yabani hayata elverişli hali, av hayvanları için de bulunmaz bir nimetti. Ovalarda ördek ve kaz alayları birbirine karışır, dağa çıkan avcılar öğleye varmadan bellerinde takım takım kekliklerle ve tavşanlarla dönerlerdi. Keklikler evlerin kenarlarına kadar gelirler, sabahları öterek ev halkına büyük keyif verirlerdi.
Tabii o zamanlar ava gidebilenler az olduğu gibi, hayvana zarar verebilecek tabiat dışı bir unsur da yoktu. Yörük Ali Efe’nin en fazla gittiği av merası, Yenipazar’ın doğusuna düşen Direcik Köyü ile Alamut Köyü arasında kalan mevki idi. Burada Efe’ye ait değirmenler ve yağhaneler de olması da ayrıca yararlıydı.
Efe’ye “domuzlar kırı bastı” haberi gelir gelmez Paşa’ya emir yollamış ve domuz avı için hazır olmasını söylemişti. Efe, ava cipiyle gittiği için domuzları önüne sürmek icap ediyordu. Efe de pencereye yasladığı mavzeriyle domuz avını tamamlayacaktı. Cipi de bu sefer Paşa sürecekti. Koca Yörük evinin önündeki divanda oturuyor ve karşıdan geleni görebilecek şekilde arkasına yaslanıyordu. Ev çok sade bir şekilde inşa edilmiş olmasına karşın, girerken bile hissedilen bir heybet, bir büyüklük içeriyordu. İnsan ister istemez, eve bile saygı duyuyordu.
“Gel bakalım bizim oğlan..” dedi Efe gür sesiyle.. Paşa elinde olmadan seyirtti. Karşısında durdu. “Barutunu kurşununu içeriden alırsın, nasılsın bakalım?” diye sordu Efe.. Paşa’nın beklediği fırsattı bu.
Anlatmaya başladı, evdeki dertlerinden, işinin çok ağır olduğundan, geceleri uyuyamadığından, çok nöbet yazdıklarından, velhasıl herşeyden sızlandı. Bitirdiğinde biraz da utandı. Baktı, Efe yüzünde bir tebessümle kendisini dinliyordu. Anlatırken kendini kaybettiğini anladı. “İyiyiz, çok şükür” diye bitirdi.
Efe kendini tutamadı, gülmeye başladı. O arada şoförü gelmiş ve arabanın hazır olduğunu bildirmişti. Az sonra toprak yolda Yenipazar’ın köylerini bir bir geçiyorlardı. Her geçtikleri köyde büyük ısrarları geri çevirerek, herkese selam vererek ilerliyorlardı.
Köylerde Efe’yi tanımayan yoktu. Paşa arabayı sürerken konuşmaktan biraz çekiniyordu. Yine kendini kaptırıp gevezelik etmek istemiyordu. Efe’yi konuşturmak lazımdı. Ama Yörük Ali’nin gözü hep yol kenarlarındaydı. Birden yola bir çakal fırladı, arabayı farkedince kaçamadı yerinde kaldı. Paşa arabayı çarpmak istemedi. Ne de olsa nahiyedeki tek arabaydı. Frene basar basmaz araba yerinde durdu. Çakal da bunu fırsat bilerek öyle bir fırladı ki iki üç saniyede yoldan uzaklaştı. O anda Paşa bir silah sesiyle irkildi. Yanına baktığında Efe’nin Parabellum tabancasından duman çıkıyordu. İleride de çakal cansız yatıyordu. Efe ne zaman silahına davranmış, ne zaman elini dışarı çıkararak nişan almıştı? Paşa “Efe amma da vurdun ha!” deyiverdi. Sonra yine dediğinden utandı.
Karşısında “Efelerin Efesi” lakaplı bir insan oturuyordu, elbette vuracaktı. Efe tebessüm etti, hiç bir şey demedi. Paşa cesaretlenmişti. Yolda gördüğü kargalara, saksağanlara bakıyor, “Efe bunu da gözünden vursana” diyordu. Ardından gelen bir silah sesi ve inip bakıyordu. “Tam gözünden Efe!” diye bağırıyordu.
Bu şekilde köyün altındaki meşe çalılarının bitip ekinlerin başladığı arazinin başına vardılar. Ekinlerin üstünden ovaya doğru hızlıca kuşlar uçuyordu. Ovadaki yeşil araziye doğru süzülen kuşlar, yemlenmekten gelen üveyiklerdi. Kumruya benzeyen bu kuşlar, yöreye baharın başlangıcı ile birlikte gelirler, yavrularını çıkarır ve yazın sonunda Ege’yi terkederlerdi. Bu süre zarfında ekinle ve olan yerlerde ayçiçek ile beslendiklerinden uzun sürecek uçuşları için bünyelerinde bolca yağ biriktirmiş olurlardı.
Hem avlarının zevkli olması, hem de lezzetleri bakımından üveyik, Ege’de sevilen bir avdı. Atıcılar maharetlerini, çok seri biçimde uçan bu kuşlara atış yaparak gösterirlerdi. Şimdi uçanlar daha yeni uçmaya başlamış olan palazlardı. “Efe bir kaç tane alalım mı?” diye korka korka sordu Paşa...
Yörük Ali Efe, başını çevirerek şaşkın bir ifadeyle Paşa’ya baktı. “Bunlara mı sıkı atacaksın?” diye tekrar sordu. Paşa’nın utandığını görünce Efe, “Daha üveyik avına nerdeyse bir ay var, hem biz domuz avına gelmedik mi?” diye üsteledi. Paşa: “Ben erkeğine atacaktım Efe” deyiverdi. Efe gülmesini önlemeye çalışırken bir yandan da “Hadi hadi önüne bak, şimdi azaksızlar çıkacak” dedi.
Azaksız diye yaban domuzuna denirdi avcılar arasında.. Gerçekten de o saatlerde, rahatsız edilmeye alışmamış yaban domuzları ormandan aşağı yemlenmeye inerler, kendilerini rahatsız eden birşey olmazsa uzunca bir süre de ekinler ve mısır tarlaları içinde yatar kalkarlardı. Gün dinlenirken tekrar çıkan domuz sürüleri, yörenin avcısının tüfek almaya, fişek almaya parası omadığından dolayı epeyce çoğalmışlar ve arsızlaşmışlardı.
Efe, mavzeri jipin penceresine dayalı olarak beklemeye başlayalı epeyce bir süre geçmiş, ancak hala domuzlar görünmemişti. İçlerine kokularını almış olabilecekleri endişesi de geliyordu. Domuz yabancı bir koku aldığında, bunu hemen ayrıştırabilir ve o bölgeden hemen uzaklaşırdı. “Sen bir bak bakalım şunlara Paşa” dedi Efe sertçe.. Biraz sıkılmıştı belliydi. Paşa hemen atladı aşağı, “Hemen bakarım Efe” dedi. Sırtı çıkmaya başladı.
Geriye dönüp baktı, Efe dikkatlice kendisini izliyordu. Elinden mavzeri bırakmamıştı. Kendini güvende hissetti. Meşe ve diken çalıları arasına girdi. Biraz tepelere doğru sardı. Çıtlık ağaçlarının olduğu sırta doğru ilerledi. Burası iki tepe arasındaki küçük bıçığın içini üstten görüyor ve çalılar arasındaki hareketleri izleyebiliyordu. Çevresine bir göz gezdirince gerçekten de ortalıkta hiç ses olmadığını farketti. Hayvanlar kaçmış mıydı acaba...
Uzun bir süre yerinden kıpırdamadı Paşa. Çevreyi gözlemeyi sürdürdü. Neden sonra aşağıdaki çalıların arasında kıpırdanmalar farketti. Çalıların sıkça olduğu yerden, sanki yerden bitiyorcasına ardı ardına yaban domuzları çıkmaya başlamıştı. İlk çıkanlar iki tane dişi domuz oldu. Ürkek hareketlerle çevreyi koklayarak yavaş yavaş çıkıyorlardı. Büyük burunları hep havadaydı. Fazla büyük sayılmazlardı. Çok geçmeden küçük çizgili sırtlarıyla yavrular da annelerinin bacakları arasında bu yürüyüşe katıldılar.
Paşa oturduğu yerden bunları çok iyi görebiliyordu. Tümü de Paşa’nın çiftesinin menzilindeydi. Kendi eliyle doldurduğu dom dom kurşunu bu mesafeden çok iyi iş görürdü. Ancak Paşa kıpırdamadan beklemeye devam ediyordu. Dişiler ve yavrular biraz ilerleyince merakla çalıların içindeki diğer kıpırdanmalara dikkat kesildi. Bu arada dişiler ve yavrular kafilesi epeyce uzaklaşmıştı. Çalının içinden büyükçe ve karaya çalan rengiyle önce bir erkek çıktı. Çenesinin yanından çıkan azı dişlerinin uçları beyaz olduğundan uzaktan da görülebiliyordu. Kulakları bir öne bir arkaya gidip geliyordu. O da havayı koklayarak yavaş hareketlerle yürümeye başladı. Arkasından ona benzeyen bir dişi daha çıktı. Orta boy bir sürüydü bu... Bu yollarında devam ederlerse doğrudan Efe’nin önüne varacaklardı.
Paşa bunu kendisi sağlamış gibi sevindi, gururlandı. Eğer oturduğu tepenin arkasına geçebilirse ve yeterince hızlı hareket edebilirse curcunaya katılabilir ve bir kaç kurşun da atabilirdi. Hafifçe kalkarak doğruldu. Gözü bir yandan domuzları gözlüyordu. Rüzgar da kendisine doğru estiğinden, kokusunu şimdi almaları çok zordu. Tepeye doğru seri ama dikkatli ve sessiz adımlarla çıkmaya başladı.
Birden havalandığını ve sırtüsü kaymaya başladığını hissetti. Bastığı taş yerinden fırlamış ve Paşa’yı düşürmüştü. Elleriyle bir şeyleri tutmaya çalıştı, ama eline gelen taşlar daha büyük taş toprak parçalarını düşürerek kendisiyle beraber düşüyorlardı. Bu şekilde tantanalı bir şekilde on onbeş metre kaydıktan sonra durdu, hemen ayağa kalkarak etrafına bakındı.
Çıkmaya başladığı yere geri dönmüştü. Dişi yaban domuzları ve yavruları olduğu halde büyük bir süratle bıçıktan aşağı doğru, yani Efe’nin üzerine doğru koşuyorlardı. Uzaktan sayamadı ama sürüde birkaç domuz eksikti. Azılının kaybolduğunu anladı. “Neyse” diye düşündü, “domuz domuzdur, azılı azısız n’olacak sanki”. Artık saklanmaya gerek yoktu. Geldiği sırttan gerisin geriye, kaçan domuzların istikametine doğru yürümeye başladı. Bir yandan da her an başlayacak silah seslerini bekliyordu.
Efe şimdi o müthiş silah atma hızıyla mavzerini çalıştırmaya başlayacak ve muhtemelen domuzların çoğunu olduğu yere mıhlayacaktı. Biraz daha acele etmiş olsa ve düşmemiş olsa kendisi de yetişecekti bu şenliğe... Ama bir türlü silah sesi gelmiyordu. Acaba domuzlar başka tarafa mı gitmişti? Koşuşunu hızlandırdı. Şimdiye kadar çoktan Efe’nin silahını ateşlemesi gerekirdi.
Acaba Efe’ye birşey mi olmuştu?
Son sırtı da aştığında jipi gördü, evet Efe yerinde oturuyordu. Sağa sola bakındı. Uzaktan tekrar çalılara girmek üzere olan domuz sürüsünü gördü. Açıklığa çıkınca jipi gören sürü, hemen yönünü değiştirip tekrar bir başka çalılığa doğru koşmuştu.
Bağırdı: “Efeeee.. Varıyooooor ! At aaaattt !” Efe’den hiç ses çıkmadı, yerinde kıpırdandı yalnızca.. Paşa nefes nefese jipin yanına vardı. “Efe niye atmadın, tam önüne çıktıydı ne güzel...” dedi göğsü körük gibi inip kalkarken.. Efe, yüzüne baktı, sonra tekrar önüne baktı, “Uyuyuvermişim” dedi yalnızca..
Paşa inanamıyordu olanlara.. Geçti jipe, bir yudum su içti, yüzünün terini sildi. Neden sonra kafasına dank etti. Yörük Ali Efe’nin merhameti gelmişti. Peşinde yavruları olan anaç domuzlara kurşun sıkamamıştı. Büyük ihtimalle azılı, hiç açıklığa çıkmadan çalılık bölgeye doğru kaçmıştı. Efe’nin yüzüne baktı, hiç uyuyakalmış birinin yüzü değildi.
Gülümsedi. Efe de bir tebessümle karşılık verdi.
Tüfekleri kaldırdı Paşa.. Direksiyona geçti. Pencerelerden gelen serinlik sanki bütün kafasının içindeki kötülükleri arıtıyordu. İçlerinde bir ferahlık, keyifle yollardan geçiyor, köylülere selam veriyor, kornaya basıyorlardı.
[RENK=mor]Not: Bu öykü, sözü edilen kişiler arasında yaşanmış bir olaydan hareketle yazılmış olup, 1994 yılında kaybettiğimiz rahmetli avcı Paşa Dede’ye ve yine rahmetli kahramanımız Yörük Ali Efe’ye ithaf edilmiştir[/RENK].[/B]
604 kez okundu
|