Ana Menü
Arşiv
Atatürk Köşesi
Linkler
Piyasalar
Hava Durumu
İSTANBUL
ANKARA
ZONGULDAK
SİVAS
İlan Ekle
|
Avcılar Alemi.com' a Hoşgeldiniz
Nihayet, yeniden dağlar!..
[B][RENK=mor]NİHAYET, YENİDEN DAĞLAR!..[/RENK]
Şila, Maya’nın kanından bir İngiliz pointer. Maya’nın kız kardeşinin yavrusu. Fukara üç yaşında ilk keklik avına gidebildi. Bir ferma yaptı, birde kanat kırığı buldu. İki iyi not aldı. Köpek, beni ava götür, kendimi göstereyim diyor. Ama bende iş yok. 2004-2005 keklik avı sezonu bu gittiğimiz Sivas avıyla kaldı. 2005-2006 sezonu malum kuş gribi nedeniyle aksadı. 2006-2007 keklik avı sezonuna bıçak biler gibi biliyorum kendimi. Yeni dağ ayakkabısı yeni kıyafetler, yeni bir silah !.. Bunların hepsi figürandı tabii. Asıl köpekten umutluyum.
Sezon açıldı. İlk hafta ramazandır uzak ava gitmeyelim dedik. Yakında zaten keklik kalmadı, bıldırcına takıldık. İkinci hafta bayrama denk geldi. Üçüncü hafta bir yağmur bastırdı, yurt geneli yağışlı. Biz gitmedik. Gidenler oldu, çamura bulanıp geldiler. Dördüncü hafta yağmur yine devam etti. Biz kendi kendimizi yiyoruz.
Bu arada bizim Nihat Tonya’nın iş hayatındaki son durağı Mehmet Selen’in av bayii. Haliyle mekan ayak altı. Gün boyu avcıların uğrak yeri. Biz her hafta kekliğe gidiyoruz diyerek ayaklanıp, bir nedenle gidemedikçe; avcılar Nihat Tonya’yı dillerine doladılar. Günün modası Nihat’ı makaraya sarmak oldu. Beşinci hafta kar geldi. Doğu bembeyaz.. Nihat yine kanama geçiriyor:
- Herkes gidiyor ehbap, bizde gidelim!..
-Aslanım hırsa kapılma. Sen eski avcısın. Ne derdi rahmetli Aydın dayı, “Kar yağarken,usta avcı evde, acemi avcı derste!..” Bırak acemilikleri çıksın gençlerin!..
Hafta başı gidenler döndü. Acemilikleri çıkmış. Beş saatlik yolu 14 saatte gelmişler. Zincir tak. Zincir çıkar. Anaları ağlamış. Dediğim çıktı ya Nihat’ta ses yok!..
Hafta ortası her şey hazırdı. Nihat Tuna’yı telefonla aradı. Arkadaşlar bekliyorlar. Perşembe günü bir telefon; İstanbul’dan dayım geliyor. Üç yıl üzerine ilk defa. Dayı gelecek yeğen avda!.. Olmaz dedik. Kaldık. O hafta kekliğe giden arkadaşların neşesi yoktu. Genel olarak kanaat, kekliğin yıldığı, tırnağının ucunda durduğu şeklindeydi.
Ağzım, gözüm derken; Kasım ayının ortasını bulmuştuk. Kınalı keklik güzel tüyünü düzmüş, güçlenmişti. Ahmaklar avlanmış, kurnazlar kalmıştı. Beş tane ekim kekliği vuracağına bir tane kasım kekliği vur!.. Derim ben.
Hafta sonu ekibi oluşturduk. Nihat Tonya, Ufuk Pınar, Mustafa Bilen, Niyazi Özkan ve ben. Cuma gecesi yola koyulduk. Hesabımız gün doğarken arkadaşlarla buluşmak. Meteorolojiye göre doğu kar yağışlı. Artık geri dönüş yok. Ya bu hafta ya hiç!..
Yolun büyük kısmını sorunsuz aştık. Ta ki Sakaltutan’a kadar. Burası başka bir dünyaydı sanki. Asfalt iki parmak kar tutmuş. Bir yandan da yağıyor. Allahtan Transporter’ın lastikleri kar tipi ve yeni. Dağı indik kar geldiği gibi gitti. Bundan sonrası kolaydı artık. Tuna’yla bağlantı kurduk. Ana cadde üzerinde bir yer tarif etti. Bekliyoruz. Bir ışıklı reklam panosu dikkatimi çekti. Çorbacı bu!.. Gözlerime ışık düştü. Hemen ayaklandırdım arkadaşları. Sıcak tırnak paça çekti aldı üzerimizdeki yol yorgunluğunu. Doğuda bu işin gerçek ustaları var.
Arkadaşlar geldi. Tuna, Ali, Osman, Dursun, hemen kaynaştık. Takıldık peşlerine. Avlak yakın. Biz çulluk avına nasıl gidiyorsak, onlarda keklik avına öyle gidiyorlar. Şanslı keratalar!.. Bir düzlükte durduk. Arabalardan indik. Başımı kaldırdım. Karşımda dağlar!. Bir ürperti sardı içimi.
- “Şükürler olsun Allah’ım, nihayet, yeniden dağlardayım”.
Çok uzun zaman oldu. Çok açtık arayı bu sefer!.. Zevkle çektim içime kokusunu dağların. Sabah ayazı ardıç ve koyun kokularıyla karışıp doldu ciğerlerime.
Tarak dişi dizilip, yükselmeye başladık. Ben Niyazi’yle yan yana düştüm. Yan yana düştüm derken, Niyazi’yle yan yana yürünmüyor. Onunla buluşmalar anlık. Niyazi’nin görünmeyen kanatları var. Öyle geziyor dağda. Aramızdaki 15 yaş farka sığınmıyorum bunu söylerken. Çünkü onun yaşındayken de öyle gezemiyordum ben.
Bir derenin solundan ben, sağından Niyazi girdik. Ben daha dağın eteğine gelirken, Niyazi sağdaki tepeyi yarılamıştı. Bir el silah atıldı. Kalabalık bir grup kınalı dereyi geçip, önümdeki yamaca sardı. Kafamı kaldırdım. Doruk görünmüyor. Sonsuzluğa çıkar gibi yükselip, bulutların içine saplanıyor. Kar düşüyor belli yukarılara!.. Tırmanışa başlarken,” dans başlıyor “diye geçti içimden. Yamaç birden dikleşiyor. Kuru bir dere yatağından yavaş yavaş yükseliyorum. Keklikler zaman zaman görüş alanıma giriyor. Dağılmışlar, sekerek hızla yükseliyorlar.
Birer ikişer uçan oluyor. Hep uzakta, hep menzil dışında. Yükseldikçe sağdan soldan silah sesleri gelmeye başladı. Uçkun keklikler geçiyor, tekli, çiftli. Bir hareket, bir bolluk var ama bereket yok. Ördek çağması gibi keklik geçiyor ama hep uzak. Ben yükseldikçe uçkun geçen kuşlarda yükseliyor. Oysa giysilerim kamuflaj. Köpek de şaşkın. Devamlı koku yapıyor. Şüphesiz her yerde keklik kokusu var.
Doruğa yakın dere ikiye ayrılıyor. Orta kısım burun gibi ileri çıkmış. Sağı solu sık otluk, geven ve kayalık. İki keklik sağıma, bir keklik soluma uçtu. Bir tanede fenerleyip yukarı dikildi. Kuşların hep menzil dışı uçuşları moral bozucuydu, ancak yıllar bana avda sabırlı olmayı öğretmişti. İnatla tırmanmayı sürdürdüm. Sık sık duruyor, hem dinleniyor, hem de çevreyi izliyordum. Eğer ben bu kekliği tanıyorsam bu dere içinde pusup kalan olacaktır!..Bir süre sağ dereden tırmanıp, sonra birden soldakine çıkıyordum.
Böylece pusup kalabilecek bir kuşa baskın yapmayı planlıyordum. Çok geçmedi bu plan tuttu. Otuz metre üzerimden soluma dikilen tek bir kekliği düzgün bir atışla yamaca düşürdüm. Bu yeni silahımla vurduğum ilk keklikti. Mesafe ve kuşun vuruluş şekli silaha ısındırmıştı beni. Köpek bodur meşeliğe düşen kekliği buldu. Ne yazık ki, getirme özürlü olduğundan; ben gidip aldım. Kınalıyı evirip çevirip sevdim. Tüylerini düzelttim. Hasret giderdim. O ana kadar gözümü keklik bürüdüğü için, çevremin farkında değildim. Çok yükselmiştim ve manzara harikaydı.
Avı elde etmenin doygunluğuyla bir süre bu manzarayı seyrettim. Sonra kekliğin düştüğü yamaca paralel ilerlemeye başladım. Arazi artık daha az eğimliydi. Geneli diz boyu sarı ot, seyrek gevenlik yamaçta, köpek de hararetli bir aramaya girişti. Doruktan aşağı sert esen rüzgara karşı, yamaç yukarı yükselen köpek, çok geçmeden bir ize girdi. 100 metre kadar ilerlemişti ki; bir sürü keklik ferma fırsatı vermeden, geldiğim istikamete yamaç aşağı uçtu. Rüzgarla birlikte sert ve uzak geçen kuşlardan birini seçtim. İyice önleme verip, tetiği düşürdüm. Kuş hiç bozulmadan diğerleriyle birlikte dere tabanına süzüldü, gitti.
- Uzak kaldım!.. Diye geçti aklımdan.
Kaldığım yerden devam ettim yürümeye. Yamaçta arazi yapısı değişmemişti. Sarı otlar ve gevenler arasından her an kuş kalkacakmış gibi heyecanla yürüyordum. Keklik avının en güzel anlarıydı yaşadığım. Her an avla karşılaşabileceğim bir ortamda, tetikte gezmenin tadını doya doya hissettim damağımda. Keklik avcısı için mutluluğun resmi bu olmalıydı.
Köpeğin hareketlenmesi sıyırdı düşüncelerden beni. Bu defa daha hazırlıklıydım. Peşini bırakmadım Şila’nın. Olabildiğince hızla takip edip, yükseldim peşinden. Aranın açılmasına fırsat vermedim. Sürü aynı tedirginlikle uzak kalktı yine. Film tekrarı gibi, yamaç aşağı geliş istikametime yöneldi. Ancak, bu defa ben daha yakındım. Namlunun ucunda izlediğim kuş, tetiği kesmemle beraber, taş gibi düştü. Şila getirmede nazlıysa da bulma konusunda sorunsuzdur. Rüzgarla savrulup uzak düşen kuşa bu rahatlık içinde indim. Bu güzergah aynı zamanda dönüş yolumdu. Limit doldu av bitti. Bundan sonrası, dere içlerinde tavşan aramaktan ibaret.
Eteğe yakın Mustafa Bilen ve Niyazi Özkan’la buluştum. Onlar da avı bitirmiş, dinleniyorlardı. Bu arada arkamdan gelen köpeğin inlediğini fark ettim. Durup kontrol ettiğimde ayak tabanlarının kan içinde olduğunu gördüm. Mustafa’nın genç pointer’i de aynı durumdaydı. Şehir köpeğinden bu kadar keklik avcısı olur!..
Yarım günde sakata ayrıldılar. Dursun’un dere tabanında yaraladığı bir tavşanın, işini Niyazi bitirmiş. Tavşan cinsinin azmanıydı. Dönüş yolunda bunu taşımak da Mustafa Bilen’e düştü. Mustafa ufak tefek, kısa boyludur. Gerçi biz onun bir boyu kadar da yeraltında gizli olduğunu biliriz Ama yer üstünde kalan kısmıyla boy fukarası bu arkadaşımızın elindeki azman tavşanı yerde sürüyerek taşıması dönüş yolunun en ilginç manzarasını oluşturuyordu.
İkindi üzeri yemek için otomobillerin yanındaydık. Arkadaşlar hazırlıklı gelmişler. Önceki hafta vurulan keklikleri haşlamış, etini kemikten ayırmış, suyunu da pet şişeye almışlar. Yağda soğan ve sarımsak öldürüp, domates, biber, haşlanmış keklik eti ve suyu ekleyerek güzel bir yemek hazırladılar. Ara ara kar serpintisi yapan soğuk havada, semaver çayı eşliğinde hoş bir yemek yedik. Ertesi günde aynı yeri avlama kararıyla ayrıldık. Konforlu bir otel, sıcak bir duş, rahat bir yatak benim keklik avı programlarımın ayrılmaz bir parçası oldu son zamanlarda. Bu yaşlanmanın da en önemli belirtisi olsa gerek.
Pazar sabahı avlakta bizi sert bir hava karşıladı. Arazi tümüyle donmuştu. Rüzgar ise doruktan eteğe buz esiyordu. Bir önceki gün şehir kökenli köpeklerin tamamının ayak tabanları kanayıp ıskartaya ayrılmışlardı. Köpekleri römorka kilitleyip, hep birlikte sol yamaca yöneldik. Nihat ve Ufuk etekte kaldılar. Mustafa ve Niyazi hızla yükseldiler. Ben de yavaş yavaş yükselerek, bir önceki gün avlandığım bölgeye ulaştım. İlk silah sesi yine Niyazi’den geldi.
Kalkan keklikler geldiğimiz istikamete, terse uçtular. Bugün, bir önceki güne nazaran kuş daha azdı. Hava şartları da daha ağırdı. Tepe üstlerinde rüzgar bıçak gibi kesiyordu. Bu şartlarda, kuşu bulabileceğim daha sakin dere içlerine yöneldim. Her duyduğum silah sesinde durup, çevreyi izliyordum.
Yine böyle bir silah sesi sonrası, tek bir keklik, tabandan gelip, hafif yükselerek sarp dere yatağına kondu. Yaklaşık 100 metre altımdaki kuşa yukarıdan dikkatle yaklaştım. Avın yerini bilerek ve tetikte yaklaşmanın avantajını kullanarak, uzak kalkan kuşu ilk fişekte vurdum. Kuşu almak için iyice eteğe düşmüştüm. Burada arazi daha sık kırılıyordu. Bir kırmayı aşınca, ikincisi yeni bir sürprizle çıkıyordu karşıma.
Doruktan eksilen keklik, dere içlerine dolmuştu. Çok geçmeden uygun pozisyonda ikinci kekliği de vurdum. Kalkan sürüler dereyi geçip karşı yamaca konuyordu. Bu arada Niyazi Özkan ve Ufuk Pınar’la buluştuk. Dereyi geçip, kekliklerin peşinden karşı yamaca sardık. Benim artık avdaki tek amacım çantama bir uzun kulak sokmaya çalışmaktan ibaretti. Dozerin açtığı bir ham yoldan döne döne yükseldik. Önce Ufuk sola, sonra Niyazi yukarı ayrıldı.
Niyazi yeterince yükseldikten sonra bana paralel yürümeye başladı. Çok geçmeden de bir sürü kuşun içinde kaldı. Aralıklı kalkan kuşlara bir birine, bir birine yapıp işi bitirdi. Sahneyi seyretmek avı yapmak kadar doyurucuydu. Bu kadarı bana yeter deyip, önümdeki dereden aşağı dikildim. Dönüş yolumda boş durmuyordum. Sık geven ve otlukları taşlayarak, iniyordum aşağı. Yolu yarılamıştım ki, sağ arkamdan minik taşların yuvarlanmasından oluşan bir ses duydum.
Dönüp baktığımda, gözlerime inanamadım. Bir tavşan dik ve kırık taşlı kuru dereden hem de aşağı yöne, doğru üzerime geliyordu. Allah’tan başka bir şey mi dileseydim acaba? Diye geçti aklımdan. Tavşan bir süre taşları yuvarlaya yuvarlaya aşağı indi, sonra yan döndü. Görmeze girene kadar bekledim. Sonra önünü kesmek için hızla yukarı koştum. Sırtın üzerinde karşılaştık.
Tüfek zaten yüzümdeydi. Tetiği kesmemle beraber tavşan arka tarafa yuvarlandı. Sevinçle koştum fakat tavşanın cansız yatıyor olması gereken yerde beni bir sürpriz bekliyordu!.. Burası dik bir uçurumdu ve öyle ortada tavşan falan da yoktu. Uçurumun tabanını taradım gözlerimle, ne kaçan ne debelenen!..
Öyle kötü bir kist ki inme imkanı da yok. Bastığın yer gidiyor. Çaresiz kalakaldım orada. Sen misin köpeğe acıyıp yanına almayan, bırak peşinde gezsin. Ayağı acıyan koşmasın. “İtin ayağını taştan esirgersen” olacak budur.
Avcılık rasgeledir diye boşuna dememişler. Rasgelecek. Vuracaksın. Vurduğunu da bulacaksın. Dönüş yolunda Şans Osman’dan yanaydı. Düz ovada, ayağının dibinden hopladı tavşan. Osman’ı hazırlıksız yakaladı ama ikinci fişekte işi bitti.
Bu keklik avında beni memnun eden şey avlakta çok kuş görmemiz oldu. Eğer bu şartlar altında bu avlaklarda böyle bir bolluk olabiliyorsa, zararlı ayıklamasının özenle yapıldığı, doğal popülasyonun üretme ve salma yöntemiyle desteklendiği, yöre köylüsü tarafından otokontrolle korunan böyle bir sahada oluşacak bolluğu tahmin etmek güç olmaz. Kuşu bir nedenle neslinin kesildiği eski avlaklarda yeniden çoğaltmaya çalışmak yerine, halihazırda neslin süregeldiği yerlerin desteklenmesi, keklik neslinin çoğalarak devamı açısından daha yararlı olacaktır. Ben kendi çevremdeki avlaklarda kekliğin yok olma aşamasına gelmesini sıralı olarak şu nedenlere bağlıyorum.
[RENK=mor]1. İnsan nüfusunun artması
2. Tarım zararlılarıyla ilaçlı mücadele, bilinçsiz suni gübre kullanımı
3. Aşırı avlanma[/RENK]
Bu saydıklarımdan aşırı avlanma denetimle büyük oranda önlendi sayılır. Peki, ilaçlı mücadeleyi ne yapalım. Köylü vatandaşa tarlanda zirai ilaç ve suni gübre kullanma diyebilir mi siniz?. Karadeniz’de dağ başında tarla alan vatandaş, ilk iş olarak içine bir ev yapıyor. Devlet de iş yapmış gibi, hemen ona yol, su, elektrik veriyor. Gece şöyle bir bakın Karadeniz dağlarına her yer ışıktır.
Kimisi bunu iftihar vesilesi olarak görebilir. Ama gerçek bu dağlarda doğanın katledildiğidir. Dağları eski haline döndürebilir mi siniz?. Eğer bunu başarabilirseniz, otuz sene önce keklik avladığım, şehri gören tepelerde kekliğin yeniden ve kendiliğinden çoğalacağına şüphem yoktur. Yaraları sarma konusunda doğaya üstün meziyetler bahşedilmiştir.
Bu seneki doğu avımızı bir önceki gün vurduğumuz kekliklerden yaptığım(malum bagaj limitler konusu) yahni ile noktaladık. Gerçi Samsun’ a döndükten sonra Niyazi :
- Peynur ağabey o kekliklerden ettuğun yahni pek de güzel değil idi ! şeklinde fikir beyan ettiyse de, çekilen fotoğraflarda yahniye kaşık sallaması söylediğiyle taban tabana zıttı.
Ağız tadıyla yapılacak nice avlar için rasgele.
[RENK=mor]18.03.2007, SAMSUN [/RENK][/B]
917 kez okundu
|
||